Kaç tane ‘Türk’ var?

0
513

Makale | Fatih Safa Aydın
İstiklal Harbi’nin hemen öncesinde, esnasında ve hemen sonrasındaki dönem aralığında Türkiye Balkanlar, Kuzey Kafkasya gibi bölgelerden göçler almıştır. Meydana gelen bu göçler Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki göçlerden, içerik olarak bazı noktalarda ayrılmaktadır. Emsal göstermek iktiza ederse, 1920 yılı öncesinde Türk topraklarına gelen Çerkeslerin, geldikleri Kuzey Kafkasya topraklarındaki bağlarını bir alt kimlik seviyesinde barındırarak göç etmiş oldukları ve üzerinde yaşadıkları toprakları vatanları olarak görüp Türkleşmeleri olgusuyla 1920 sonrasında Türkiye’ye gelen aynı Çerkes unsurların Türkiye’yi geçici bir sığınma yeri olarak görmeleri hadiseleri arasında fark emsal olarak verilebilir. Daha da spesifize etmek gerekirse, Çerkes kökenli olan Türk yazar Ömer Seyfettin’in, “Milliyetini duyan bir adam bütün dünyada Türkçe konuşan insanları Türk bilir ve hiç ayırt etmeden hepsini sever. Türklerin hepsi Müslümandır. Türklüğü sevmek Müslümanlığı da sevmek demektir.” ifadelerinden de görüleceği üzere ortada linguistik, felsefe ve sosyo-kültürel disiplinler olarak modern tabirle ifade edilebileceği şekilde parametreler bulunmaktadır. Bu parametreleri daha da “güncele” yakınsayacak bir biçimde klasifiye etmek adına şunu belirtmekte fayda vardır ki Ömer Seyfettin, kendisi hiçbir şekilde bu kavramı telaffuz etmediği halde “Türkçü” ilân edilmiştir. Halbuki Ömer Seyfettin’in böyle bir söylem geliştirmişliği yoktur. İşte burada karşımıza “gerçekliğin sosyal inşâsı” kavramını çıkarabiliriz. Peter Ludwig Berger ve Thomas Luckmann’ın kaleme aldığı, 1966 tarihli “Gerçekliğin Sosyal İnşâsı” (The Social Construction of Reality) adlı eserde, “individu” denilen toplumun en küçük yapıtaşının kendisini toplumdan soyutlaması suretiyle kendi içinde bir inşâ sürecine girdiğine ve bu inşâ sürecine bağlı olarak şekillenen fiillerin ileriki jenerasyona bir “subje” (hem özne hem de boyun eğme manasında) olmaktan ziyade bir “obje” (hem nesne hem de hedef manasında) suretinde aktarılmasıyla tecessüm eden toplum olgusundan ve toplum organizasyonlarından bahsedilir. Ömer Seyfettin’in dile getirdiği şeyler “subject”, yani bir boyun eğme ön şartıyla ortaya çıkan ve vücut bulan şeylerden bahsederken bu fikirlere “Türkçülük” serlevhası yakıştırması yapılması Ömer Seyfettin’in dile getirdiği şeyleri birer nesne haline getirmekte ve donuk bir yapıya dönüştürmektedir. İşte buradaki şey “gerçekliğin sosyal inşâsı” kavramıyla açıklanabilir. Çünkü, Türklük kavramı öne sürülerek inşâ edilmeye çalışılan şey doğrudan doğruya yeni bir sosyal tabaka ve yeni bir gerçeklik algısı oluşturmaya yönelik bir gayrete işaret etmektedir. Bu gayretin sonucunda ortaya çıkacak değer yargıları da “normatif” bir düzeni tesisin müsebbibi olacaktır. Tesis edilecek bu düzen de yine inşâcılık kuramı içerisinde bahsedilen toplum (devlet, kurumsal yapılar) ve bireyin çift yönlü etkileşimi sürecini hızlandırıp, sonuç itibariyle tarihsel arka planı devre dışı bırakılmış bir şekilde, yeni bir sosyo-kültürel mantığı, yeni bir iletişim usulünü ve yeni bir düşünsel perspektifi meydana getirecektir. Yine inşâcılık kavramının başvurduğu disiplinlerden olan linguistik bağlamında bu hadiseyi ele almak gerekirse, “gerçekçilik” (Reality (quality of being real)) kavramı “bir şeyin ayni olma niteliği” olarak ele alındığında, Ömer Seyfettin’in işaret etmek istediği noktaların göz ardı edilip, söylem (discourse) ve retorik bazında en az onun kadar etkili olması umulan “ikâme” bir anlayışın “aynen” bir gerçeklik olarak toplum nazarında kabul görmesini beklemek de yine bizi toplum ve bireyin çift yönlü etkileşimi olgusuna götürecektir. Felsefi perspektiften bakmak gerekirse de Ömer Seyfettin’in “Türklerin hepsi Müslüman’dır” söyleminin, esasında bir “subject”e işaret ettiği, yani, Türkçülük kavramının şeyleri, olay ve olguları “tanımlayan” karakterinden ziyade, Müslüman olmalarından ötürü, kendilerini bir “tanımlayan”ın olduğunu kabul eden Türk algısının nişanesi bir sözü sarfettiğini söyleyebiliriz. İnşâcılık perspektifinden ifade etmek gerekirse de Türkçülük kavramıyla inşa edilmeye çalışılan gerçekliğin bir mantık (logic), daha doğru bir ifadeyle harcıalem tandanslı bilimsel bir arka plana sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ancak burada dikkate değer noktalardan biri de şudur ki, özellikle Tanzimat Fermanı (1839) sonrasında, beraya ve reaya ayrımının, yani Osmanlı zamanındaki milletler sisteminin, ortadan kaldırılması sonucunda -cılık/-cilik eki alması en çok icraate dökülmeye çalışılan millet grubunun Türkler olmasıdır. Zira ne 25 Mart 1821 tarihinde kurulan Yunanistan’ın ne de 1878 Berlin Antlaşması ile bağımsızlığını elde eden Sırbistan’ın “toplumsal grupları içinde” “Sırpçı” yahut “Yunancı” gibi kavramların gelişememesi (belli başlı siyasi ve kurumsal yapılar tarafından pan-helenizm gibi fikirler beslenmiştir ancak bu fikirlere “Yunancılık” titri vermek tarihsel hadiseler gereği doğru olmayacaktır) bu hususta bize bazı ek ipuçları verebilir. Bu ipuçlarından birisi yukarıda bahsettiğimiz “logic” kavramıyla doğrudan alakalıdır. Çünkü halihazırda Greko-Romen yahut İbrani-Hristiyan müktesebatın atası kabul edilen Yunan düşüncesinin zaten bir daha ekstradan bir “mantık” sürecinden geçirilmesine gerek yoktu. Yani daha geniş bir bağlamda ifade etmek gerekirse, Sırpların ve özellikle Yunanların, Türkler gibi modernize edilmelerinden ziyade, mekanize edilmeleri gibi bir gerçeklik inşası “object” idi. O yüzden de, örneğin Sırpçılık gibi bir konsept ile hiçbir zaman gerçek manada karşılaşılmamıştır. Ancak modern müktesebat dışında kalan bir milletin önüne, “Türkçülük” gibi bir kavram konulmuş ve “toplum” * (Türk olmayan toplumsal gruplar) nezdinde dahi kabul görmüş ve bu bağlamda gerçekliğin sosyal inşâsı hadisesi sosyo-kültürel bağlamda vücut bulabilme imkanına sahip olmuştur.
Cumhuriyet’in ilânından hemen önceki ve ilânının hemen sonrasında üretilmeye, inşâ edilmeye çalışılan gerçekliklere verdiğimiz bu emsalden sonra, tarihi biraz daha ileriye alıp 27 Mayıs 1960 İhtilâli sonrasında ortaya atılan Türk tanımlarını incelemeye geçebiliriz. İncelememi 27 Mayıs’ın 1. yıldönümünde bastırılan bir posta pulu üzerinden başlatmayı tercih edeceğim:


Bu posta pulunda tasvir edilen hadise Malazgirt Muharebesi’dir. 1071 yılında Türkler’in Küçük Asya diye tabir edilen ve o zamanki ismiyle “Diyâr-ı Rum” olarak bilinen Anadolu topraklarını vatanlaştırmasını sağlayan hadisedir. Ancak buradaki tasvirde dikkat çeken bir şey vardır; o da kayanın üzerinde durmakta olan kurt tasviridir ve sancaktar olarak tasvir edilen askerin bu kurda bakmasıdır. İnşâcılık konseptinin, insanların toplumsal değerlerden bağımsız olmadığı ve bu değerlere bigâne kalamayacağı söylemi üzerinden bu durumu ele alacak olursak, bu posta pulundaki unsurları üzerinden şunları sıralayabiliriz:
• Tasvir edilen hâdise, tarihte gerçekten cereyan etmiş bir hadisedir (inşâcılığın, insanların toplumsal değerlerden bağımsız olmadığı savı).
• Tasvir edilen kurdun tasvir ediliş sebebi yeni bir tarihsel çerçeve oluşturmaya yöneliktir (inşâcı perspektiften bakacak olursak “fikir ve kültür”ün öneminden ötürü inşâ edilmeye çalışılan yeni bir “gerçeklik”).
• “27 Mayıs’ın 1. yılı” ibaresi de yeni oluşturulmaya çalışılan tarihsel çerçevenin milâdı olarak lanse edilmeye yönelik bir gayretin tecessüm etmiş halidir (toplumsal inşâda politikaların, politik dönüm noktalarının başat rolü).
Görüldüğü üzere, posta pulundaki tasvirde, bir önceki verdiğimiz emsalden farklı olarak doğrudan bir anlatım yolu kullanılmamıştır. Yani, İstiklâl Harbi arifesindeki ve sırasındaki Türkçülük yahut Turancılık gibi fikirlerin kavramsal altyapısı, son derece sistematik bir şekilde, bu fikirleri ortaya atan kişi ve kurumlar tarafından sarih bir şekilde izâh edilmiştir. Ancak 27 Mayıs sonrasında ortaya atılan “ülkücülük” kavramı için bunu söylemek mümkün değildir. Zira yukarıdaki posta pulunda tam olarak hangi bilginin, hangi mesajın verilmeye çalışıldığına dair sarih bir betimleme yoktur. Nitekim, “ülkücülük” kavramı da 27 Mayıs 1960 sabahı “NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız” diyerek ihtilâli duyuran Alparslan Türkeş’in Dokuz Işık adı verilen kaidelerinden birini teşkil eder ve bu görüşün ilk simgesi kurttur. Ancak ilginç olan hadise şudur; dokuz ışık kaidelerinin politik olarak ilk kabul tarihi, 1965 yılındaki Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin programının ilânına tekabül eder. Yani bu posta puluyla ülkücülük fikrinin resmen ilânı arasında dört yıl vardır. İşte burada inşâcılık perspektifinden bakılınca dikkat edilmesi gereken nokta “toplumsal değerlere” yapılacak atfın dört yıl boyunca mümkün olmaması hadisesidir. Bu da statize edilmiş bir fikir arka planının ifşâsı anlamına gelmektedir. Yani böyle bir fikrin politik olarak zemin oluşturması için dört yıl beklenmiştir demek yanlış olmaz. Nitekim, sosyal ve kültürel inşânın bir süreç meselesi olduğunu ifade eden inşâcı pespektifin gözünden bakılacak olursa, ortada inşâ edilmeye çalışılan ve tarihsel herhangi bir arka planı olmayan ve yine vermiş olduğumuz ilk emsaldeki gibi bir “subject”ten çok bir “object”e işaret etme temayülü vardır. Bu “object” de bir posta puluna yerleştirilen kurt simgesiyle yahut dokuz ışık’tan biri olan “Birleşmiş Milletler Anayasası’nda ifade edilen bütün özgürlüklerin sağlanması” (Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik İlkesi) gibi kaidelerle bir gerçeklik zeminine oturtulmaya çalışılmıştır. Özellikle BM Anayasası’na yaptığı atıftan ve 27 Mayıs sabahı NATO’ya bağlılığını beyân eden bir fikir altyapısı ile beraber şunu söyleyebiliriz ki; Ömer Seyfettin’in Türk tanımının karşısına Türkçülük ve Turancılık gibi görüşlerin doğrudan çıkarılması gereği duyulmuşken, yani ortada sarih bir Türk algısı varken; ülkücülük görüşünün “Türk” algısının daha çok anti-komünist bir algıyı ifade eden, karşıt olduğu düşünceyi açıkça belirten, ancak “kendisinin” ne olduğunu belirtmekte nakıs kalan bir görüş olduğunu, tarihsel ve sosyal atıflar hususunda da sönük kaldığını söyleyebiliriz. Bu durumla, 1960’lı yıllardaki bilimsel tandanslı tartışmaların, tarihsel ve toplumsal parametreleri bir kenara bırakıp daha epistemolojik ve ütopik yargılarla hemhal olunması gayreti arasında bir bağ olduğu kanısındayım. Çünkü, BM’nin bir nevi Immanuel Kant’ın dünya toplumu olgusunun tecessüm ettirilme teşebbüsü olduğu aksiyomunu göz önünde bulundurursak; BM Anayasası’nda belirtilen bütün özgürlüklerin sağlanmasını bir “object” olarak tayin eden dokuz ışık görüşünün de bir epistemolojik ve ütopik bir gaye ile aynı doğrultuda ilerleme amacı güttüğünü söyleyebiliriz. Nitekim, Türkiye’deki Türk tanımlamalarının, dünya üzerinde yapılan bilimsel tartışmalar ile aynı doğrultuda ilerlediğine ve dönüştürüldüğüne dair kanıyı güçlendiren bir diğer unsur da -inşâcılığın da bir kavram olarak yükselişe geçtiği- 1980’li yıllardan itibaren etkisini Türkiye’de ortaya çıkan “Türk-İslâm Sentezi” fikridir. 1970 yılında kurulan Aydınlar Ocağı’nın temellerini attığını bu fikir, görünüşte tarihsel bir arka plana sahipmiş gibi gözükmektedir. Ancak bu fikrin, kendisinden önce, 1960’larda ortaya atılan “anti-komünist Türk” algısından tek farkı Ömer Seyfettin’in beyân ettiği Türk tanımını kendi içinde yekpare bir nitelik olarak görmektense, tanımın içinde bulunan değerleri (Türk, İslâm) adeta birer nicelik unsurlarıymış gibi algılayarak bu değerleri bir daha sil baştan birbirleriyle alakalı kılma çabasından başka bir şey değildir. Sonuç itibariyle, 12 Eylül İhtilali’nin de cereyan ettiği 1980’li yıllarda, dünya üzerindeki bilimsel çevrelerde, takriben 20 yıl ihmâl edilen tarihsel ve sosyal parametrelerin inşâcı teorinin yükselişe geçmesi ile beraber hatırlandığı bir dönem ile böylesi bir düşünce algoritmasının geliştirilmesi arasında dolaylı da olsa bir bağ olduğu fikrindeyim. Yani, 27 Mayıs 1960 İhtilâli sonrasındaki yeni bir Türk tanımı inşâsının tarihsel ve toplumsal zemin boşluğu, 12 Eylül 1980 sonrası sükse yapan Türk-İslâm sentezi adı verilen “fundamentalist görünümlü eklektik” fikir yapısı sayesinde doldurulmuştur diyebiliriz. Böylelikle de Türkiye’de yeniden inşâ edilmeye çalışılan Türk algısı, birbirinden kopartılıp tekrar dikilmeye çalışılan (ama farklı bölgelerden dikilmeleri niyetiyle) tarihsel ve toplumsal parametreler vasıtasıyla kendisine daha da sağlam bir “gerçeklik” sahası tesis etme imkanı bulmuş ve bu gerçekliğin sosyal inşâsının mümkün olması, yani toplum nezdinde bu fikirleri benimseyen kişilerin ortaya çıkması sonucunda, Ömer Seyfettin’in beyân ettiği Türk algısı da özellikle 24 Ocak 1980 kararları sonrasında unutulmaya yüz tutmuş bir şekilde göz ardı edilmiştir.
Bibliyografya
The Social Construction of Reality: A Treatise in the Sociology of Knowledge, Peter Ludwig Berger & Thomas Luckmann, Anchor, 1967.
World of Our Making: Rules and Rule in Social Theory and International Relations, Nicholas Greenwood Onuf, Routledge, 2012.
Constructivism: Theory, Perspectives and Practice, Catherine Twomey Fosnot, Teachers College Press, 2013.
Pan-Turkism: From Irredentism to Cooperation, Jacob M. Landau, Indiana University Press, 1995.
Türk Dış Siyasetinde Kuzey Kafkasya Siyasi Muhaceratı (1920-1971), Arsen Avagyan, Ermenice aslından çeviren: Tiran Lokmagzoyan, Belge Yayınları, 2013.
Mektep Çocuklarında Türklük Mefkûresi, Ömer Seyfettin, Çocuk Dünyası Mecmuası Neşriyatı, Şems Matbaası, İstanbul,1914.
Uluslararası İlişkiler Teorileri -Uluslararası İlişkilerde Sosyal İnşâcılık-, Derleyen: Ramazan Gözen, İletişim Yayınları, ss. 325-376, 2017.
Küresel Siyasete Giriş: Uluslararası İlişkilerde Kavramlar, Teoriler, Süreçler- İnşâcılık-, Editör: Evren Balta, İletişim Yayınları, ss.151-175, 2018.
Principles of Social Reconstruction, Bertrand Russell, London: George Allen & Unwin Ltd., 1916.
The Promise of Constructivism in International Relations Theory, Ted Hopf, International Security Vol. 23 No:1, ss. 171-200, 1998.
Constructivism in International Relations, Maja Zehfuss, Cambridge University Press, 2002.
The Ethics of Constructivism, Richard Price, The Oxford Handbook of International Relations, 2008.
Alexander Wendt, Social Theory of International Politics Cambridge: Cambridge University Press, 1999.
Fifty Key Thinkers in International Relations, Martin Griffiths, London and New York: Routledge, 1999.

Fatih Safa Aydın

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here