Kimlik savaşımız

2
489

Yazar|Mücahit Levent

Biz Türk’üz, tarihin bilinen en eski devirlerinden beri ve tüm varlığımızla. Öyle ki daha İngiliz ve Fransız adı ve dili yokken bizim atalarımız Türkistan/Turan coğrafyasında kendine has bir medeniyet kurmuş, Çin Seddi’nin inşa edilmesini sağlamış, bengü taşlara kazılan Orhun Abideleri vasıtası ile de çocuklarına ve torunlarına/bizlere öğütler vermeyi ihmal etmemiştir.

Aradan geçen asırlarda çok şey başkalaştı, değişti ve biz özümüzü unutur gibi olduk. Milli değerlerimizi yitirmenin sonucu olmalı. Hangi arada unuttuk biz “Türk”çe okumayı ve yazmayı, Türk’çe yaşamayı, savaşmayı? Biz, aziz Türk milleti, tarih sahnesinde var oluşumuzdan beri birçok düşman ile cenk ettik.

Orta Asya’da, Avrupa’da, Afrika’da hedeflenen tek gaye bu aziz milleti yok etmek idi. Malazgirt’te Alp Arslan’ın şu an içinde yaşadığımız Anadolu’yu asırlar önce Türk toprağı yapması; Fatih’in, “fethedilemez” denilen İstanbul’u fethi, Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal Atatürk’ün bu şanlı devleti, Türkiye Cumhuriyeti’ni, ve Türk milletini dünyaya karşı tekrar başı dik konuma getirmesi bizim için kritik eşiklerdir. Türk milletinin kültürüne, dinine, diline, bayrağına inancı sebebiyle onu savaş meydanında yenme ümitleri kaybolanların hedefi artık kültürümüzü, dilimizi yozlaştırmak, bizi kendimize yabancılaştırmak oldu. Yıllarca İslam adına, ama aslında İslam’a rağmen, Araplaştırılmaya çalışmamız, bir nevi Arap emperyalizmine maruz kalmamız anlamlı değil midir? Arapça gördüğümüz her yazıyı kutsal bilip Arap kültürünü de hiç ilgisi yokken İslam ile ilişkilendirip kutsalımız saymadık mı? Halbuki bizim kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ilk cümlesi “Oku!” değil miydi? Peki, neden okumayı değil de dinlemeyi seçtik? Arapça, Kur’an’ın dilidir, ancak Arap kültürü İslam kültürü değildir ve sanırım bunu bilmeyen de yoktur, ama biz galiba bunu tam anlamı ile idrak edemedik. Hz. Peygamber’den önceki Araplar kız çocuklarını canlı canlı toprağa gömerken Türkler devleti kadınlara emanet ediyorlardı. Araplar yaptıkları putlara taparken Türkler Göktanrı dinine inanıyor ve ona göre yaşıyorlardı.

Türk dili ve kültürü üzerinde, İslam’ın dolaylı olarak Farslar ve Fars dili üzerinden bize gelmiş olması sebebiyle Fars kültürünün de büyük bir etkisi olmuştur. “Farisi, dinin yarısı” diyecek kadar ileri gidildiği dönemler olmuşsa da günümüzde bu tehdit nispeten azalmıştır. Ancak, vaktiyle Yavuz Sultan Selim’in önünü kestiği, mezhep eksenli olarak devam eden ve Türk diline, kültürüne ve Türklüğe karşı varlığı söz konusu olan zararlı bir İrancılık akımı şimdi de söz konusudur.

Arapça gördüğümüz her yazıyı kutsal bilip Arap kültürünü de hiç ilgisi yokken İslam ile ilişkilendirip kutsalımız saymadık mı?

19. yüzyıl, Tanzimat ve sonrasında ise uygarlaşma/çağdaşlaşma/Batılılaşma adı altında, Batı kültürünün tasallutu altına girmeye başladık. Her alanda kendini gösteren bir gönüllü müstemleke durumu söz konusu oldu. En çarpıcı yansıması yine dilimizde kendini gösterdi, bugün de tartışma konusu olan tabelalar neredeyse Türkçeden başka her dile açık hale geldi, hem de Türk ülkesinde ve Türk diline rağmen. Türkçe dünyada en çok konuşulan diller arasında iken neden yetmiyor bize? Sokakta yürürken gördüğümüz tabelalar bize başka bir ülkedeymiş gibi bir hissi neden yaşatıyor acaba? Kültürel istilanın en basit şekli ve yansıması çıkıyor her adımda karşımıza. İngilizce veya Arapça tabelalar. Neden dönüp arkamıza, tarihsel birikimimize bakmıyoruz da gözümüzü sağa sola, başka uygarlıklara çeviriyoruz? “Bizim milliyetçiliğimizin esası dil birliğinin korunmasıyla mümkün olacaktır’’diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün bu önemli fikrini göz ardı etmenin bedelinin çok ağır olacağını hatırımızdan çıkarmamak gerek diye düşünüyorum.

Neden dönüp arkamıza, tarihsel birikimimize bakmıyoruz da gözümüzü sağa sola, başka uygarlıklara çeviriyoruz?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi Türkiye Türkçesi/İstanbul Türkçesi de Türk Dünyası için lokomotif konumundadır. Bunu ilk ortaya koyan Kırımlı büyük Türk İsmail Gaspıralı’nın, “Dilde, fikirde, işte birlik!” şeklindeki sloganvari ilkesi de gösterir. Tarihimizin, kültürümüzün ve dilimizin kıymetini tam anlamı ile idrak etmiş değil gibiyiz. Tarihi bilen, geleceği de bilir. Son yıllarda ülkemize dönük olarak ortaya konulan işgal girişimleri de gösteriyor ki geçmişte olduğu gibi bugün de bu aziz milletin, Türk milletinin, ve Türk gençlerinin omuzunda büyük ve kutsal bir yük vardır. Günümüz şartlarında başarıya giden yol ise kılıçtan ziyade kalem ile mümkündür. Devir, bilgi sahibi olanın güç sahibi olduğu devir. O sebeple Türk gençliğine düşen de günlük polemiklerin dışına çıkıp okumak, okumak, okumak ve sonrasında ise hem kendi milleti hem de tüm insanlık için üretmekten ve adil bir paylaşım sistemi kurarak tıpkı geçmişte olduğu gibi bugün de insanlığın vicdanı olmaktan ibarettir.

İnsanlığın mutlu ve ortak geleceği adına ihtiyaç duyulan en önemli şey yine yeniden Türk kültürüne sarılmak ve onunla birlikte yücelmekten geçiyor. Tarihin bu anlamda tekerrürü kaçınılmaz olduğu kadar anlamlı ve önemlidir de.

Mücahit Levent

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here