Yazı|Fatih Güner
”Başkalarının ruhu karanlık bir ormana benzer.” (Ivan Turgenyev)

Böylesine soğuk bir havada bu iki katlı binaya adım atmamla birlikte başladı her şey. Attığım her adımda değişen bir şeylerin olduğunu hissediyordum. Fakat değişen dışarıdaki o kasvetli hava mı, yoksa yüreğimdeki çarpıntıyı hissettiren zihnimdeki fikirler miydi, bunu tam olarak kestiremiyordum.
Kubbe şeklindeki tavanı ve ortasındaki havuzunda mermer semazenlerin sema eylediği bir odada otururken binanın tarihçesi anlatıldı bizlere ilk olarak. Nereden nereye geldiği, ne iken ne olduğu. Buraya kadar her şey normaldi aslında, kalbimdeki çarpıntıyı duymam dışında. Ta ki yanımızdaki odayı doldurmaya başlayan Onlar’ın yanına gidene kadar. Bizim içinde bulunduğumuz, yaşadığımız zamandan kopmuş ve adeta başka bir zaman kavramına dahil olmuş gibiydiler. Belki de hiçbir şey hissetmediklerini, sadece kendi iç dünyalarında yaşadıklarını, bizim dünyamızı ise anlayamayacaklarını düşündüğüm Onlar ile aynı havayı soluyordum şimdi. Hatta arkadaşlarımın yanına oturmaktansa bizler gibi olmadıklarını düşündüğüm Onlar’dan birinin yanına oturdum.

Seda hemşirenin herkesin kendisini tanıtmasını ve nasıl bir hafta sonu geçirdiğini anlatmasını istemesiyle ilk kırk beş dakika başlamış oldu. Onlar’dan birinin, Elif hanımın, haftası kötü geçmiş, çünkü annesi hastaymış. Eşine evin perdelerini asmak için yardım eden Mustafa bey ise çok mutluymuş. Bir başkası, teyzelerden biri, uzun bir aradan sonra pazara gitmenin verdiği keyfi anlattı. Birçoğu için ise her zamankinden farksızmış aslında bu hafta da.
Tanışma ve haftanın değerlendirilmesi bittikten sonra Bülent hoca oyun oynama teklifinde bulundu ve Onlar’dan biri de kelime oyunu oynamayı önerdi. Bir önceki kelimenin son harfinin bulunacak yeni kelimenin baş harfi olacağı yeni bir kelime söyleyerek devam eden oyun ikinci turun sonunda “hasret” sözcüğüyle bitmişti. Hoca, kimlere hasret çekilir veya özlem duyulur, diye sorduğunda herkesin kendine göre bir özleminin var olduğu çıktı ortaya. Kimi anneye, kimi memlekete, kimi de sevgiliye… Yanına oturduğum Keşanlı Emin bey meğer memleketine hasretmiş. Yüz yaşında Hakk’a yürüyen annesine de özlem duyuyormuş. İlk kırk beş dakikayı onları tanıyarak, çektikleri hasretleri ve duydukları özlemleri dinleyerek bitirmiştik.

Verdiğimiz arada gittiğimiz kahvehanede arkadaşlarımla çayımızı yudumlarken aklımızda ve dilimizde yine Onlar vardı. Kahvehanede içilen çaylar ve çekilen fotoğraflardan sonra tekrar o iki katlı, içinde farklı renklerin bulunduğu binanın yolunu tuttuk. Binaya girdiğimizde bizi bir sürpriz bekliyordu. Salonun bir köşesinde neyi ile Seda hemşire, udu ile Necmi bey ve darbukasıyla Onlar’dan Memduh bey türkü şöleni için yerlerini almışlardı. Hep beraber, “Eski Dostlar, Hasretinle Yandı Gönlüm, Fikrimin İnce Gülü” türkülerini söylerken yaşadığım heyecan bir pınar gibi gözlerimden aksın istedim. Yüreğime dokunan her nağmede onlara biraz daha yaklaştığımı hissettim. Tempo vuruşlarımızda horlamasıyla bize eşlik eden tombul abinin saf ve tertemiz hali fırtınalı bir havada şimşeklere son verebilirdi. Şah İsmail beyi salonun ortasında kurtlarını dökerken seyretmek ise bir an için bile olsa hayatın bütün ağırlıklarını alıveriyordu sırtınızdan.

Günün sonuna yaklaşırken öğrendik ki Onlar’ın inandıklarıyla, hissettikleriyle, bildikleriyle hekimlerden ve biz hekim adaylarından istekleri de varmış: “Bizi yakından incelesinler, bizi takip etsinler, bizi hoş görsünler” diyen Fuat bey; “Muayene etsinler, moral versinler, hastalarını sevsinler.” diyen Emin bey; “İlaç yazsınlar, sağlık dilesinler,” diyen Şah İsmail bey gibi. Ayrıca, yılların tecrübesi ile hekim adayı gençlere verdikleri derslerinize çalışın, başarılı olun, kendi alanınız ile ilgili olarak çok okuyun, ameliyatlarda hiçbir hastanın içinde alet unutmayın gibi tavsiyeleri de vardı Onlar’ın.

Koca yürekli bu insanlar aslında bembeyaz birer sayfa gibiler. O sayfayı kirleten ise ne yazık ki bizlermişiz, onları fark etmeden, kabullenmeden yaşayan bizler.

Hayli sıra dışı bir günün ardından hayatıma yepyeni bir bakış açısı eklenmişti. Pek farkında olmasak da Onlar toplumun farklı renkleri imiş ve aslında her renk kendi halinde olduğu gibi çok güzelmiş.

1 Yorum

  1. Aslında herkesi, hepimizi ilgilendiren bir öykü bu. Çevremize daha dikkatli bakabilsek hayat belki hepimiz için daha güzel olur. Sadece bedenden ibaret değiliz tür olarak. Ruhların ihmali belki de en büyük sorun.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here