Temel İçgüdü

0
2

Yazar|Serhat GÜNEŞ

Temel İçgüdü

İnsanlık tarihini aydınlatmak, insanlığın soru ve sorunlarına ışık tutmak için yapılan her araştırma, yazılan her kitap velhasıl her türden kaynak bizi inkâr edilemez bir olgu ile karşı karşıya getirir. Hayatta kalmak.
Bunun için bin yıllar boyu bilgi, birikim, yetenek edinebilmek için bütün gücüyle çabaladı insan. İnsan, yani doğduğu anda hiçbir şeyi bilmeyen, tarih sahnesine çıktığında bilek gücünden fazlasına sahip olmayan bir canlı türünün dünya üzerinde en baskın tür haline gelmesinin arkasında bu temel içgüdü vardı.
Bu motivasyon sayesinde iletişim kurmayı öğrendi, diller geliştirdi, yazıyı buldu, hayatı pahasına dahi olsa denedi ve bu bilgi birikimi kendinden sonraki nesillere aktararak ilerledi. Bu kolektif bilgi aktarımı sayesinde modern insan, her şeyi bilmek zorunda kalmayıp sadece çıkarları doğrultusunda gerekeni öğrenmesi yeterli hale geldi. Dünya üzerinde ilerledikçe, keşfettiği yerlerde, alışık olmadığı her iklime ve doğanın her türden saldırısına benzeri görülmemiş bir hızda uyum sağladı ve girdiği her yeni ortamda çok kısa bir sürede baskın tür haline geldi. Bu durum çoğu zaman yerleştiği yerdeki canlılar için tam bir felaketti. Beslenmek için avlandı. Güvenliğini sağlamak için ormanları ateşe verdi, mağaraları ele geçirdi. Doğadan hep aldı hem de ihtiyacı olandan çok daha fazlasını. Milyonlarca yıldır kendi akışındaki doğayı, ekosistemi kökten bir biçimde değiştirdi yahut yok etti. Yani sanılanın aksine; ilk insan doğayla barışık, yalnız ihtiyaçları için avlanan doğayla uyum içinde yaşayan bir kültüre sahip olmayıp günümüz modern insanından pek te farklı değildi. Doğanın bütün türleri ile girdiği yarışta hep kazanan olması tesadüf değil.
İnsanın bitmek tükenmek bilmez bu içgüdüsü onun hep bir arayışa itti. Doğal felaketler, insani felaketler, iklim değişiklikleri insanın bu hırsını daha da tetikledi. Binlerce yıl önce okyanusları aşan insan bugün uzayın derinliklerini araştırıyor. Durmadan, usanmadan, uğradığı her felaketi dahi lehine çevirerek amacına doğru ilerledi. Ve bunu yaparken kendini her daim ‘iyi biri’ olduğuna inandırdı. Kendi türü de dâhil olmak üzere doğadaki her canlı türüyle savaşırken kendini buna inandırarak ilerledi. Yegâne ahlaki değişmezi bu oldu. Esasen çok ta değişmedi insan hep aynıydı. Bilim bunu açıklamaya çalışırken bir ortak kanıya varamıyor. Adına cro-magnon yahut ilk insan denen atalarımız için yaptığımız bütün varsayımlar ve çıkarımlar sadece bizim önyargılarımız olmaktan öteye geçemiyor. Nasıl bir ahlak ve etiğe sahip olduğunu, neler düşünüp tasarladığını, nelere inandığını esasen bilmiyoruz. Çünkü insanın, yıkıp döken haylaz bir çocuk gibi geriye bıraktığı izleri (fosiller ve birkaç ilkel alet dışında) doğa bir anne gibi temizledi.

İnsan hayal kurmaya başladığı andan bu yana idealler yaratıp peşinden koşuyor ve bunların hepsi bu ‘küçük soluk noktada’ yaşanıyor. En büyük olanların ömürleri dahi iletişimin çok sınırlı olduğu zamanlarda en çok birkaç bin yıl sürdü. Bugün sorularımıza çok daha kısa sürelerde cevap bulabiliyor, çok çabuk ve etkin değişiklikler yapma imkânına sahibiz lakin yaşadığımız bu küçük dünyaya düşmanca saldırarak devam ediyoruz. Hiç sonu gelmeyecekmiş gibi.
Bir şarkı açın, arkanıza yaslanın ve bu dünya üzerinden 140 milyar insanın geçmiş olduğunu hatırlayın. Yaklaşık 25000 gün ömrümüz var.
Gücümüzü neye harcadığımızın gerçekten farkında mıyız?
İnsanlık gerçekten çok mu gelişti?
İnsan gerçekten iyi biri midir?

Serhat GÜNEŞ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here