Türk/lerin Dünyası

3
1101

Bir gidiş… Batı’ya, hep Batı’ya! Sebebini kimse sormadı. İhtimal, herkesin kendince bir fikri vardı. Tılsımlı bir öykü saklıdır belki arkasında bizim için bilinmez olan bu yönelişin, belki de Türkistan’ın bozkırları yetmemiştir ve bu kadar sıradan bir sebeple çıkmışlardır bu uzun yola, bilinen dünyanın hayli küçük ve imkânlarının sınırlı olduğu devirlerde. Belki de Turan il, yani Kızıl Elma, idi hayalleri atalarımızın, kim bilir. Orunları uçmağ olsun.
İster Yaratılış ister Evrim, hangi teori olursa olsun tercihimiz, her durumda yerkürenin en eski milletlerinden birine çıkar yolumuz, Türklere. Ve Türklerin yolu da hemen hemen atlarının ulaşabildiği her yere. “Daha deniz daha müren / Gün tuğ olsun gök kurıkan” diyen Oğuz dedemizin yolunda yürüdük asırlarca. Bu bitimsiz asırlar içinde atlarla dost olduk, Çinlilere inşaat sektörünün devasa yapılarını inşa ettirdik, Araplara sahih olmaması da ihtimal dahilinde olan hadislerle, ki sahih olmaması durumunda aklın gereği de budur diyerek, mukaddes Türk dilini öğrettik, Konstantinopolis’i İstanbul yaptık, Hintlilere dünyanın en güzel aşkının mabedini hediye ettik. Balkanları da unutmadık bu yolculukta. Yesevi’nin mesajını ulaştırdık onlara da. Ekmeğimizi, aşımızı bölüşüp dost ve kardeş olduk. Mısır’dan kutsal emanetleri alıp dünyanın merkezine getirdik, hakkıyla saygı görsünler diye. Yemen’de, Kudüs’te, Mekke’de, Filistin’de, Suriye’de, Halep’te, Kafkasya’da, Galiçya’da, Çanakkale’de, İdil-Ural’da Kazan ve Ufa’da; Türkistan’da Kazak dalasında, Kırgızistan’ın dağlarında, Issık Köl’de; Türkmen çöllerinde, Göktepe’de; Bakü’de, Türkmençay’da, Tebriz’de; Doğu Türkistan’da, Batı Trakya’da, Kıbrıs’ta, Afrin’de ve daha pek çok yerde vuruştuk, yendik, yenildik, öleyazdık, dirildik. Türk’ün mukaddes kanı ile her asırda destanlar yazıldı tarih dedenin kara kaplı defterlerine. Yalnız Bozkurt ve Ergenekon değil, Şehname ve İgor da onu anlattı özünce.

Belki “kut”u alındı elinden Türk’ün öz Tanrı’sı tarafından, belki de başka şeyler oldu, atalarına sırtını döndüğü için. Ve belki de bu sebeple yok olmanın tam eşiğinden döndü. Tanrı’nın bir lütfu olan ve adını tüm dünyanın bildiği/bileceği eşsiz bir kahramanın önderliğinde küllerinden doğdu Türkiye Cumhuriyeti olarak, ataları Gök Türkler gibi bizzat Türk adı ile ve “Her dem taze doğarız / Bizden kim usanası” diyerek Yunusça bir eda ile. Yeniden aleme nizam vermek içindi bu dönüş hiç şüphesiz. Lakin, meğer Türkler kâh uyku modunda kâh başka âlemlerde iken değişivermiş dünya. Roller de öyle. Başlar ayak, ayaklar baş olmuş yaşlı dünyamızda. Beklemek gerekti bu yüzden, hem de bir hayli uzun süre. Çünkü yalnız, yapayalnızdı gök kubbenin altında Türklük ve Türkler. Belki bu yüzden yeni arayışlara girdi Anadolu insanı, farkında bile olmadan, ama bilinçaltının yönlendirmesi ya da genetik kodları sayesinde. Yürüdüler yine yeniden Batı’ya, Avrupa’ya doğru. Yarım kalan öyküyü bitirmekten ziyade ekmek derdinden kaynaklı idi bu yürüyüş. Görünüşte biraz zayıf, vasıfsızdılar yürüyüşe katılanlar. Şartlar o zaman ancak o kadarına imkân veriyordu.
Divanu Lûgati’t Türk’te eytilgençe, talih güneşi Türk’ün burcunda doğmuş, Tanrı Teala Türk kağanlığını (Türk devletini) gökyüzünün katmanları arasına yerleştirmiş, onlara Türk adını ve egemenliği vermişti ya, vaktiyle devlet güneşini Türklerin burcundan doğduran kadiri mutlak Tanrı yirminci yüzyılda yine yapar aynısını. Önce KKTC… Sonra… Sonra yok olup giden bir kâbus ve güneş gibi yeniden doğan Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan. Kısaca Türk Dünyası, daha da kısa hali ile Türkistan.
Kişioğlunun uzun tarihindeki en renkli serüven yeni/den başlar. Bu bir hayal, bir umuttur.

Murat Uzun

3 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here