Sağ kulağa okunan bir ezanla başlayan bir öykünün baş kahramanıyız her birimiz. En azından kendi kültürümüzde öyle. Ve bu öykünün sonunu hatırlatan, o an için anlamamız olası değilse bile, bir de kamet var, sol kulağımıza okunan. Aslında öykünün bitimli olduğunu ihtar eden. Rolümüzü, hakkını vere vere, eniyi şekilde oynamamız gerektiğini daha ilk perdede ikaz eden.
Öncesi meçhul hepimiz için bu öykünün. Hatta ilk yılları da öyle. Arasını biliyor gibiyiz. Son perdenin ötesi ise kapkaranlık. Her zaman ve herkes için olduğu gibi. Ne bilim giderebilmiş merakımızı bugüne kadar ne de dinler. Hatta denilebilir ki, getirdikleri farklı yorumlarla daha da çok kafamızı karıştırıvermiş cümlesi.

Biraz şüpheci bir yaklaşımla ele alıp değerlendirirsek, öncesi ve sonrası bize karanlık bu garip öyküde baş kahraman olarak var olmanın adı galiba yaşamak. Eski Yunan devrinden beri var olan yansıtmacı yaklaşımla bakmak ve bir ayna tutmak istiyorum etrafıma ben de kendimce bu öyküyü görünür kılmak için. Lakin boşa kürek çekmekten başka hiçbir işe yaramayacağı aşikar, biliyorum. Vaz geçmek en iyisi sanırım. Öyle ya, baş kahramanı ben olsam bile, başı da sonu da bana karanlık bir öykü söz konusu. O zaman bu arayı yaşamak niye? Veya, aslında bizce bilinen gerçek bir ara var mı? Varsa şayet, o zaman nedir aslında yaşamak? Bilinmeyen bir yerden gelip -karar ve seçim bize ait değil, sevinci de bizden uzak, çevrenin mutluluğu söz konusu bizimle ilgili, zamanla belki öznesi olacağımız her şeyin sadece nesnesiyiz bu vakitte- daha da bilinmeyen bir yere gidiş -yine her şey bize karanlık ve biz yine başa, nesne konumuna dönüyoruz- mi sadece? Neden hiçbir şey çözüm sunamıyor soru(n)larımıza? Evrendeki yalnızlığımıza, acılarımızın sonsuzluğuna ve bir de sonsuzluk arzumuza ne demeli?


Belki gerçekten “bir rüyadır yaşamak, uyuyunca uyandığımız, uyanınca uyuduğumuz”. Belki de salt “var olmak ve -var eden meçhule de bakmaksızın- var olanı sevmektir” sadece. Hangi açıdan bakarsak bakalım, yaşamak, ama iyi yaşamak, sevmekle ilgili gibi görünüyor. Belki bilim ile dinin tek gerçek uzlaşma noktası da bu, yani sevgi, olur (mu?). Basitmiş gibi görünen bir beklenti, ama imkansız, ama olabilse keşke. Ama… Olmayacak ki. Hiç olmadı çünkü.

Sadece doğup büyümek ve yerkürede zaman geçirmek olmasa gerek yaşamak. İnsan türüne mensup bireyler olarak hepimiz bu süreci deneyimlesek bile hepimiz gerçekten yaşıyor muyuz, bundan hiç ama hiç emin değilim.

Ruhumuzu sıkıntılar bir mengene gibi kısmaya başlayınca, elçiler gibi sıradışı sözleri olan yırçılara (şairlere) kulak vermek gerek belki de. Ben öyle yapıyorum en azından. Öykü benim çünkü, baş kahraman da benim sonuçta. O gözle bakınca, “insanın insana kulluğunu yok etmeye ‘davet’tir” diyebiliriz sanırım yaşamak için. Belki de yaşamak, tam anlamı ile ama, “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine / bu hasret bizim…” diyebilmek kadar basit bir şeydir.

Murat Uzun

1 Yorum

  1. Ezanla başlayan Sala ile biten dünya seyahatimize farklı bir bakış açısı ile kaleme alınan yazınız ilgimizi çekti. Yaşamak için bir imtihan süreci, Ruhlar aleminde öldükten sonra doğduğumuz ikinci alem ve ahiret alemine geçiş için kat edilmesi gereken mesafe desek de olabilir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here